KADER KAVRAMININ ANLAMI

27 Aralık 2009 Pazar


Kader Kavramının Anlamı
a. Lûgat Anlamı
Kader, lûgatte, ‘ölçme, takdir etme, biçime koyma, şekillendirme’ gibi anlamlara gelir. Arap dilinde ka-de-ra, fiili, ‘takdir etti, hisselere ayırdı ve herkese payını bölüştürdü, güç yetirdi’ mânâlarına gelir. Kelime tef’îl babına nakledilince kad-de-ra olur ki, o zaman anlamı, ‘hükmetti, hükmünü geçirdi ve kazada bulundu’ olur. Kaderle alâkalı diğer bir kelime ise, ‘kaza’dır. Kaza, kelime olarak ‘emir, hüküm ve yaratma’ anlamlarına gelir.
Ehl-i Sünnet mezhebinin iki önemli kolu olan Maturidîler ve Eş’ariler, kaza ve kader kavramlarını, ifade ettikleri mânâ bakımından birbirlerinin tersi şeklinde anlamışlardır. Eş’arilerin ‘kaza’ dediklerini Maturidiler kader, ‘kader’i de kaza olarak ele almışlardır. Aradaki ihtilâf lâfzî bir anlaşmazlıktan ibarettir.
b. Istılah Anlamı
Maturidîler açısından kader, Allah’ın takdiridir. Kaza ise, O’nun bu takdiri infaz etmesi, yani yapılacak şeyi eda etmesi ve hükmü yerine getirmesidir. Eş’ariler açısından ise, kaza, Allah’ın ezeldeki hükmüdür. Kader ise, şartların var oluşundan sonra bunların birer birer meydana getirilişidir.
Matüridilerin bakış açısıyla ‘kader’ ve ‘kaza’yı şöyle açabiliriz:
Kader, sonsuz ilme sahip, geçmiş, hâl ve geleceği bir nokta gibi görüp, bilen ve esasen kendisi için geçmiş, hâl ve gelecek diye bir şey mevzubahis olmayan Yüce Yaratıcı’nın, -mikro âlemden makro âleme, ondan normo âlem olan insana kadar bütün kâinatı ilmî vücutlarıyla plânlayıp programlaması ve bunları ilmî plândan alıp irade ve kudretiyle varlık âleminde gösterime koyacağı süreç de dahil olmak üzere- olup bitecek her şeyi daha olmadan evvel keyfiyeti bizce meçhul bir ‘Kitap’ta takdir ve tespit etmesidir. Kaza ise, Cenab-ı Hakk’ın ezelde tespit ve takdir ettiği şeyleri vakti gelince her birisini ezelî ilmine uygun bir biçimde, irade ve kudretiyle meydana getirmesidir.

BİR İMAN ESASI OLARAK KADER MEVZUU



Bir İman Esası Olarak Kader Mevzuu
İslâm’da kadere iman etmenin zaruretinin, iki delilden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, birçok âyette kadere işaret edilmesi ve kadere iman edilmesi gerektiğini gayet açık bir şekilde bildiren hadislerin varlığı; ikincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız olan mutlak ilim, irade ve kudret sıfatlarına iman etmenin gereğidir.
Kur’ân’da insanla alâkalı kaderin mevcudiyetini bize bildiren birçok âyet vardır. Şimdi bunlardan bir kaçını buraya alıp değerlendirelim:
“Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olacak şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın. Doğrusu, bu Allah’a göre kolaydır. Bu, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve de Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diyedir..” (Hadîd sûresi, 57/22)
“Onlara de ki, ‘Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez.” (Tevbe sûresi, 9/51. En’am sûresi, 6/38; Yasin sûresi, 36/12.)
“Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların yaptıkları (her işi), bıraktıkları her eseri/izi yazarız. Ve (de Biz), her şeyi apaçık bir Kitap’ta saymışızdır.” (Yasin sûresi, 36/12.)
Birinci âyet, insan ve onunla alâkalı olan her bir durum dâhil olmak üzere bütün varlık ve olayların varlık sahasına çıkmadan önce bir kitapta yazılı olduğunu gayet açık bir şekilde dile getirmektedir. Keza ikinci âyet, insan açısından bu gerçeğe net bir şekilde dikkat çekmekte, üçüncü âyet de -biraz önce üzerinde durduğumuz gibi- insanla alâkalı her iki kitâbeti/yazıyı bizlere bildirmektedir.
Kur’ân bu âyetleriyle bize, her şeyin varlık sahasına çıkmadan önce ilm-i ilâhî de var olduğunu hiçbir tevil ve tefsire ihtiyaç bırakmayacak bir açıklıkla anlatmaktadır. Şimdi burada durup kendimize şu soruyu yöneltelim: Cenab-ı Hakk’ın herhangi bir hususla alâkalı olarak ‘Bu böyledir.’ demesi, -netice itibariyle- ‘bunun böyle olduğuna inanın’ demesi, anlamına gelmez mi? Daha açık bir ifadeyle, Allah’ın ‘Başınıza gelecek olan her bir şey Allah tarafından önceden bilinmektedir.’ demesi ‘Başınıza gelecek olan her bir şeyin önceden Allah tarafından bilinmekte olduğuna inanınız.’ anlamına gelmez mi?
Kanaatimizce, Allah’a ve O’nun ilim, irade, kudret gibi yüce sıfatlarına iman etmek, kaza ve kadere de iman etmeyi içine aldığından, iman esaslarını bir arada bildiren âyetlerde imanın bu rüknü ayrıca vurgulanmamıştır. Bir diğer ifadeyle, kadere iman, temelde ‘Allah’a iman esası’ içinde bulunmuş olduğundan Kur’ân’da açık bir şekilde ayrıca zikredilmemiştir. Zira, “Allah’ın kâinatın yaratıcısı olduğuna ve ilim ve iradesinin bütün cüz’iyyat ve külliyata şamil bulunduğuna inananlar, kaza ve kadere de iman etmiş bulunurlar. Şu kadar ki, hususi ehemmiyetine binaen, kaza ve kadere imanın vücubiyeti hadis-i şeriflerle ayrıca tasrih edilmiştir.”
Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) ayetlerde bildirilen kader meselesini tafsil ederek açıklamıştır. Bir iman esası olarak ‘kadere iman’, hadis-i şeriflerde gayet açık ifadelerle yer alır. Hususiyle Müslim’in Sahih’inin başında naklettiği hadis-i şerif, İslâm akidesini formüle etmesi bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Ravisi Hz. Ömer (r.a.) olan bu uzun hadisin yalnızca mevzuumuzla alâkalı kısmını iktibasla yetineceğiz:
‘… İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere; hayrına ve şerrine inanmaktır…”
Bu hadiste geçen ‘şerrin de Allah’tan olduğuna’ inanılmasının anlamı, hayırda olduğu gibi- her bir şer, kötülük ve musibetin de varlık sahasına çıkmasının (yaratılmasının) Allah’ın irade ve kudretiyle olduğuna inanmak demektir, yoksa, Allah’ın insanın aleyhine olarak ‘onun için şerri dilemesi’ demek değildir. Zira, Allah, kullarının ne inkârına ne de inkârla ilgili herhangi bir fiiline asla razı değildir.
Hasılı, kader konusunu dar kalıplar içine sıkıştırmadan geniş bir perspektiften ele aldığımızda, iman esaslarının, kaza ve kader inancıyla/esasıyla çevrelendiğini görürüz. Çünkü Yüce Yaratıcı, başta Kendi varlığının bilinip tanınması olmak üzere, yaratmış olacağı hayatın ve ötesinin (âhiretin) anlam ve maksadının ne olacağını ve bunun için indireceği öğretileri (kitapları) hangi insanlara (peygamberlere) hangi varlık (melek) vasıtasıyla göndereceğini önceden takdir etmiştir. Bunun aksini düşünmek haşa- O’nun zuhûrata göre, gelişigüzel hareket ettiğini iddia etmek anlamına gelir ki, bu gerçekten izahı mümkün olmayan bir durumdur.



İNSAN İRADESİNİN İLAHİ İRADE KARŞISINDAKİ KONUMU



İnsan İradesinin İlâhî İrade Karşısındaki Konumu
Kur’ân’da kader kavramı sadece insanla değil, mikro âlemdeki zerrelerden makroskobik âlemlere kadar bütün bir kâinatla ilgilidir. Yani sebep ve sonuç çizgisi içinde varlık sahasına çıktığına şahit olduğumuz her bir mevcut, bir ilâhî program (kader) içinde meydana getirilmektedir. İlgili âyetler dikkatle incelendiğinde bu husus açık bir şekilde görülür.
Kur’ân, insanla alâkalı kader konusunu ele alırken meseleyi bazen Allah’ın iradesine bakan yönüyle ele alır bazen de insanların iradesine bakan yönüyle ele alır. Olaya bir bütünlük içinde bakılmazsa, iki ayrı açıdan dikkatlere arz edilen bu âyetlerin birbiriyle çeliştiği zannedilebilir. Fakat durum böyle değildir. Şimdi bu âyetleri sırasıyla ele alalım.
a. İnsanın fiil ve hareketlerinde hür olduğunu belirten âyetler:
“Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (İnsan sûresi, 76/3)
“De ki, (size gelen) gerçek/hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf sûresi, 18/29)
“Her kim iyi bir iş yaparsa lehine; her kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussılet sûresi, 41/46)
“Her nefis kazandığı karşılığında rehindir. (Kazancına bağlı olarak tutulur.)” (Müddessir sûresi, 74/39)
“De ki: Ey insanlar, Rabbinizden hak olan (Kur’ân) gelmiştir; her kim ona uyarsa kendi için uymuş olur. Her kim de (ondan ayrılır) dalâlete düşerse, (olan yine) kendisine olur.” (Yunus sûresi, 10/108.)
Bir kısmını misal olarak aldığımız bu âyet-i kerimeler gösteriyor ki, insan fiil ve hareketlerinde hürdür. Bu sebeple de o, fiil ve hareketlerinden sorumludur.
b. İlahî Meşîetin/İradenin esas olduğunu bildiren âyetler:
“Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” (İnsan sûresi, 76/30)
“Allah dileseydi, onu yapamazlardı.” (En’am sûresi, 6/37)
“Allah dilemeyince iman edecek değillerdi.” (En’am sûresi, 6/111)
Görüldüğü gibi birinci grup âyetlerde insanın hür bir varlık olduğu, ikincisinde ise, İlâhî iradenin esas ve belirleyici olduğu vurgulanmaktadır. Bu iki grup âyet arasında telifi mümkün olmayan bir zorluk söz konusu değildir. Birinci gruptaki âyetlerde konu, insan iradesini ilgilendiren yönüyle ele alınmıştır, ikinci gruptaki âyerlerde ise mesele, Yüce Yaratıcı'nın iradesi cephesiyle ele alınmıştır.
Şu hâlde bu âyetleri şu ifade altında telif edebiliriz: İlâhî irade esas olmak üzere, insan dilediğini yapabilen bir varlıktır. Bu şu demektir: Cenab-ı Allah küllî iradesinin taallukuna bizim irademizi bir şart-ı adi yapmıştır. İnsanın, olmasını istediği maddî veya manevî herhangi bir şeyin varlık sahasına çıkması, –tabir caiz ise- ilâhî iradenin vizesine bağlıdır.
İlâhî âdet (âdetullah) gereğince, insan dilemesinde hürdür, ancak onun dilediği şeyin olması da yine ilâhî irade ve kudrete bağlıdır; kulun dilediğini Allah da dileyip onay vermedikçe onun dilemesi bir şey ifade etmez. Diğer bir ifadeyle, kulun dilemesi ilâhî iradenin izin ve kabulüne mazhar olmadıkça bir şey meydana gelmez. Olan her şey O’nun izni ve iradesi dâhilinde olur; O’nun iradesine rağmen bir şey vuku bulmaz. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle denir:
“Allah ne dilerse o olur. O’nun dilemediği ise, asla olmaz.” (Ebû Davud, Edeb 106.)
Allah (c.c.), meselenin her iki yanını, yani hem ilâhî iradeye bakan hem de kulun iradesine bakan yönüyle birlikte dikkatlerimize arz ettiği bir âyetinde ise, şöyle buyurur:
“O (Kur’ân şuur sahibi) âlemler için (halis) bir öğütten başkası değildir. (Bilhassa o) içinizden müstakim olmayı isteyenler için bir öğüttür. (Ama şunu da bilmiş olun ki,) âlemlerin rabbi olan Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. (Sizin dilemenizle bir iş tamam olmaz.)” (Tekvir sûresi, 81/27-29)
İnsan iradesinin ilâhî irade karşısındaki konumunu anlama adına çok vecîz enfes şu yorumu nakletmek istiyoruz: “Allah, bize ait emr-i itibârî gibi bir şeyi, irâde ve meşîetine dâvetçi gibi kabul buyurmuş, ona önem vermiş, en büyük projeleri o plân üzerinde gerçekleştirmeyi va'detmiş ve gerçekleştirmiş.. ve bu itibârî nesneyi günaha, sevaba bir vesile olarak yaratmış, onu cezâ ve mükâfata esas kılmış, hayır ve şerrin isnâd edilmesine fâil kabul etmiş.. ve zâtında hiçbir değer ifade etmeyen bu nisbî emre, ona terettüb eden neticeler itibarıyla, değerler üstü değer atfetmiş -ki eğer böyle olmasaydı, bütünüyle hayat durur, insan camidler derekesine düşer, teklif bâtıl olur ve her şey gider abese incirâr ederdi- elbette ona, onun istek ve dileklerine fevkalâde önem verecek.. onu dünya ve ukbânın îmarına bir şart-ı âdi, hatırı sayılır bir vesîle ve dünyaları aydınlatacak bir elektrik mekanizmasının sihirli düğmesi haline getirerek, damlada deryâ, zerrede güneş, hiç ender hiç olan bir şeyde cihanları var etmek suretiyle kudretinin sırlı bir buudunu daha gösterecektir.”

KADERE İMANIN İNSAN HÜRRİYETİ İLE TELİFİ

4. Kadere İmanın İnsan Hürriyeti ile Telifi
İslâm’ın kaza ve kadere iman esasını, insan hürriyetine aykırı görmek doğru değildir. Çünkü bir Müslüman’ın kadere iman etmesi demek, esas itibariyle, her şeyin Allah’ın bilmesi, dilemesi, kudreti ve yaratması ile olduğuna, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına inanması demektir.
Kadere iman, insandaki sorumluluğu yok saymak anlamına gelmez. Zira, İslâm, hem küllî irade ve kudret sahibi, kâinatı yaratan yüce bir varlığı kabul etmemizi, hem de, O’nun insanları irade sahibi birer varlık olarak yaratmış olduğunu ve de sevap ve cezanın bu irade üzerine bina edildiğini kabul etmemizi ister. Böylece kadere ve ihtiyar esasına iman bir araya gelmiş bulunur. “Müslümanların kadere iman etmeleri, iradeleriyle seçim yapabilmelerine aykırı mıdır?” şeklindeki bir soruya merhum Ahmed Hamdi Akseki ‘Ahlâk Dersleri’ isimli eserinde şöyle cevap verir:
Müslümanların kaza ve kadere iman etmelerini, ihtiyar esasına (irade hürriyetine) aykırı görenler varsa da bu anlayış kat’iyen yanlıştır. İslâm’da kadere imanın ne demek olduğu lâyıkıyla anlaşıldıktan sonra, bu gibi düşüncelerin ne denli yanlış olduğu rahatça anlaşılacaktır. Zira bir Müslüman’ın kadere iman etmesi demek, esas itibariyle, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğunu kabul etmesi demektir. Yani bir Müslüman, hem kâinatın azamet ve kudret sahibi bir Yaratıcısı’na ve O’na ait küllî bir iradeye inanır; hem de sorumluluğuna muhatap ve esas olmak üzere kendisine verilmiş olan cüz’î bir iradenin varlığına inanır. İslâm dini, bunun her ikisini de öğretir. Bu itibarla, insanların kâinatta mutlak ve küllî ilâhî bir iradeyi kabul etmeleri, sorumluluklarının esas unsuru olan cüz’î iradelerini ortadan kaldırmaz.”
Kısaca, her işinde hikmet ve adalet olan Cenab-ı Hak, insanın kusurlarına bahaneler aramaması ve de onun sevap ve günahlarına kaynak olabilmesi için insana bir irade vermiştir. Bu iradeye, cüz-î irade veya cüz’î ihtiyarî denir. İşte seçmek, istemek niyet ve azmetmek mânâlarına gelen cüz’î ihtiyarî, kusurunu kadere yüklemek isteyen insanın karşısına çıkar ve ona, ‘Mes’ulsün, zira seçen sensin.’ der.

ALLAH'IN ÖNCEDEN BİLMESİ



Allah’ın, Bir Şeyi Önceden Bilmesinin, Zorlayıcı Olup Olmaması Meselesi
İnsanın, ‘işlemiş ve işleyecek’ olduğu iyi veya kötü her bir fiilinin, Allah tarafından ezelde bilinip tespit edilmiş olması, onun iradesine rağmen değildir. Zira, insan iradesinin söz konusu olduğu yerde yapılan takdirde, onun iradesinin hangi tarafa sarf edileceği Cenab-ı Hak tarafından bilinmekte ve ona göre takdir edilmektedir. Sanki Yüce Yaratıcı bu takdiriyle/tespitiyle insana şöyle demektedir: Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir ediyorum. Böyle bir tespit ise, iradeyi iptal etmek değil, onu teyit etmek, demektir.
Aliyyu’l-Karî’nin de önemle belirttiği üzere, Allah, insan iradesiyle alâkalı bir şeyi, ‘şöyle şöyle olacaktır’ diye yazmıştır, yoksa ‘şöyle şöyle olsun’ diye yazmamıştır. Şu hâlde biz bir şeyi, Allah’ın ezelde bilmiş olması ve bu bildiğini kaydetmesinden (kaderden) ötürü yapmıyoruz, bilâkis, Allah yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı bildiği için yazıyor. Şayet Allah (c.c.), durumu vasfetmek için değil de gereğinin yerine getirileceği bir hükümle yazmış olsaydı, o zaman insan iradesinin bir kıymeti kalmayacaktı.
Allah’ın önceden bizim yapacağımız bir şeyi bilmesi asla bir zorlama olarak düşünülmemelidir. Meselenin anlaşılmasına yardımcı olması bakımından şimdi iki örnek verelim.
Birinci örnek: Bir hoca öğrencilerini çok iyi tanıdığı için, yıl sonu imtihanında hangi öğrencisinin kaç puan alabileceğini yüzde seksen-doksan oranında önceden bilmektedir şimdi hocanın bu sonucu önceden bilmesi, nasıl ki, o öğrencinin o notu almasını etkilemiyorsa, her şeyi bilen hiçbir şeyin ilminden uzak kalmadığı Allah’ın önceden bizim akıbetimizi bilmesi/görmesi de fiillerimizi etkilemez.
İkinci bir örnek: Güneş ve Ay tutulması gibi astronomik hâdiseler önceden tespit edilip ilmî raporlara, takvimlere saati saatine kaydedilir. Şimdi Güneş ya da Ay tutulması, ilim ehlince tespit edildiği veya takvimlerde yazıldığı için mi o saatte gerçekleşir; yoksa o saatte gerçekleşeceği önceden bilindiği için mi ilim adamlarının raporlarına geçer? Gerçek şu ki, Güneş ve Ay takvimlerde yazıldıkları için tutulmuyor, bilâkis önceden tutulacağı bilindiği için takvimlere yazılıyor. İşte biz insanlar da, yaptıklarımızı Allah kaderimizde yazdığı için yapmayız; bilâkis, Allah irademizi önceden hangi yönde kullanacağımızı bildiği için öyle yazar.

KADER BİR MAZERET SEBEBİ OLARAK İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?



Kader Bir Mazeret Sebebi Olarak İleri Sürülebilir mi?
İslâm’da kader vardır ama ‘kadercilik’ yoktur. Kader, bazılarının zannettiği gibi kulun kendisini olayların akışına salmayı ve de kulluk ve tedbiri lüzumsuz görmeyi gerektirmez. Kadere iman, mümin olmanın şartlarındandır fakat onu bir delil olarak ileri sürüp yapılması gerekeni terk etmek doğru değildir. Bu cümleden olarak, bir insanın, günah işleyip sonra ‘Kaderim bu imiş.’ demesi doğru olmadığı gibi, kadere dayanarak sebeplere tevessülü terk etmesi de doğru değildir, çünkü kaderinde ne olduğu o insanın meçhulüdür.
Bu itibarla insanlar işlerini ne meydana gelmeden önce ne de meydana geldikten sonra kadere dayandırarak mes’uliyetten kurtulamazlar.
Her şeyde Allah’ın kaza ve kaderinin bir hakimiyeti vardır, ancak şu da bilinmelidir ki, kulların ihtiyarî fiilleriyle ilgili kaza ve kaderin cereyan etmesi için, kendi amelleri vasıta kılınmıştır. Bu itibarla kendi istek ve arzumuzla yaptığımız bir işi, kadere isnat ederek kendimizi mes’uliyetten uzak tutmamız, İslâmî bir kader anlayışı değildir ve de böyle bir yaklaşımın, İslâm’ın şer’î teklifleriyle bağdaşması mümkün olmaz.









KADER İNANCININ İNSAN HAYATI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ



Kader İnancının İnsan Hayatı Üzerindeki Etkileri
Kader akidesinin, Müslümanları olumsuz bir şekilde etkilediği şeklinde mülâhazaları seslendirenler var. Acaba bu mülâhaza veya iddiaların doğruluk payı ne kadardır?
Müslümanların dünyasında yaşadığımız şu an ki zaman diliminde ters giden bir şey varsa bunu kadere değil de, tembelliklerine ve ihmalkârlıklarına kılıf arayan insanların kadercilik yapmalarına bağlamak daha uygun olacaktır.
Bugün perişan bir vaziyette bulunan İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum, İslâm’ın bildirdiği kader akidesinin değil, İslâm'ın ruhuna uygun yaşanmayışının, temsil eksikliğinin ve Müslümanların gerektiği yerde kendilerinden beklenen fedakârlığı, çalışkanlığı ortaya koyamamalarının neticesidir.
Kaza ve kadere iman, eğer Müslümanların faaliyetlerine engel olmuş olsaydı, İslâmiyet’in yüksek devirlerindeki o fevkalâde terakkiler nasıl meydana gelebilirdi? Yani, bu dinin hayata hayat kılındığı devirlerde, böyle bir akide, Müslümanların ilerlemesine ve medeniyet öncüleri olmalarına asla mani olmamıştır. Amelî/pratik yönden bir araştırma yaptığımız zaman, kalplerinde dinî düşüncenin etkisi daha fazla olan önceki Müslümanların tembel olmadığını, diğer milletler tarafından da mağlûp edilemediklerini görürüz. Onların kaza ve kadere inanmadıklarını ise hiçbir kimse iddia edemez.
Kadere iman, kozmolojik açıdan ‘her şeyin Allah tarafından bir tertip ve ölçüye bağlandığına iman’ mânâsına geldiğinden, insan zihninde, kâinatta tesadüflere yer olmadığı şuurunu ve bir nizam fikrini yerleştirip insanı devamlı ve programlı bir çalışmaya sevk eden bir esas olmuştur.
Böyle bir girişten sonra şimdi sağlıklı kader inancının insan hayatındaki yerini iki açıdan ele alıp değerlendirmeğe çalışacağız.
a. Kâinatta Hakim Olan İlâhî Program Açısından
Her şeyden önce, kadere iman, tesadüf düşüncesini ortadan kaldırır. Materyalizm gibi felsefî akımların düşünceleri, son derece mükemmel bir nizamın hakim olduğu kâinatın bir tesadüfler zinciri neticesinde bugünkü hâline geldiği noktasında odaklaşmaktadır. Müslümanları, bu çeşit yanlış düşüncelerden yalnızca kader inancı kurtaracaktır. Çünkü ‘kadere iman etmek’ demek, kâinatta tesadüflere yer olmadığına iman etmek demektir. Nitekim varlıkta hiçbir şeyin tesadüflere bağlı olmayıp, bir plân ve programa tâbi olduğu Kur’ân’da açıkça ifade edilen bir gerçektir:
“Allah’ın yanında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d sûresi, 13/8)
“Muhakkak ki, biz her şeyi bir kaderle yaratmışızdır.” (Kamer sûresi, 54/49)
Kâinatta en küçüğünden en büyüğüne kadar, her şeyde bir düzen müşahede etmekteyiz. Tabiata Yaratıcı tarafından konulan kanunlar, ilâhî kaderin (ilâhî programın) birer parçasıdır; bu kanunların hepsi kader dairesinde cereyan etmekte ve bunların kaderlerinde Kur’ân’ın ifadesiyle bir değişiklik görülmemektedir: “Allah’ın yaratmasında bir değişiklik bulamazsın.” (Rum sûresi, 30/30)
Bu esasa göre, Cenab-ı Hak, kâinattaki her şeyi ezelde tespit ettiği ilâhî plân ve yüce nizama göre idare etmektedir. O hâlde âlemde vaki olan maddî, manevî her türlü hâdise, maksatsız ve gayesiz olarak rastgele meydana gelmemektedir. Her şey, Allah’ın her şeyi kuşatan ezelî ilmi, mutlak irade ve sonsuz kudretiyle ilâhî nizam ve plâna uygun olarak yaratılmaktadır. Allah’ın kazası, kaderine daima uygun olarak tecelli etmektedir. Aksi hâlde, kâinatın nizam ve düzeni bozulur, varlığı devam edemezdi. Bu yönüyle kaderin ispatı, tevhidin ispatı olmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte de “Kadere iman tevhidin nizamıdır.” denilerek, bu esasın, tevhid akidesiyle doğrudan alâkalı olduğuna dikkat çekilmiştir.
Kısaca, kader inancı, -determinizmde olduğu gibi- kâinatta meydana gelen bütün hâdiselere, ‘sebeplerin doğurduğu neticeler’ nazarıyla bakmaya engel olur ve bizi determinist bir düşünceden alıkoyup, her şeyin arkasında bir hikmet ve kudret elinin daima tasarrufta bulunduğunu bildirir.
b. İnsanla Alâkalı Takdir Açısından
Bu konuyu maddeler hâlinde sıralamak gerekirse;
1. İman edilmesi gereken esaslar arasına girmesinin önemli hikmetleri bulunan kader, insanı inkâra götürebilecek yolu kapatan bir set gibidir. Şöyle ki, insan, nefs-i emmaresi cihetiyle, kendisine yaratılıştan bahşedilmiş üstün vasıf ve güzelliklerle övünüp iftihar etmek, kusurlarına ve cinayetlerine ise, bahaneler aramak, yahut bunları başkalarına yüklemek ister. İnsanın kendisinde bulunan bu yüksek istidat ve güzellikleri, Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanı olarak bilmemesi, gurura ve kibre yol açar. Bu gurur damarı, insanlardan birçoğunu hemcinsine karşı büyüklenmeye sevk ederken, bazılarını ise, ‘her şeyi kendinden bilme ve kendine ait görme’ saplantısına kadar götürüp, nihayetinde kendi üstünde hiçbir irade ve kudreti tanımama düşüncesine mahkum etmesi söz konusudur.
Esasında insan fıtratında, her bir güzellik, meziyete sahip çıkıp, onlarla övünme, iftihar etme, hatta daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte bu noktada; yapılan güzel işler karşısında gurura düşmemek için ‘kader’ devreye girer ve ‘Mağrur olma yapan sen değilsin.’ diyerek, insanı kibre gurura düşmekten korur. Çünkü iyiliklerin yapılmasını isteyen, ilâhî irade olduğu gibi; onların yerine getirilmesi için lâzım olan istidat ve gücü veren de yine o Kudret’tir. Bu noktada, mes’uliyet ve teklif ortadan kalkmasın diye de İslâm’ın ihtiyar prensibi (irade) devreye girer ve ‘Sen mes’ulsün, zira seçen sensin.’ der, ona sorumluluğunu hatırlatır.
Bu cümleden olarak, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her bir kötülük ise, nefsindendir.” âyetiyle Kur’ân, ‘bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin nefis değil, Allah (c.c.) olduğunu, buna karşılık bütün kötülük ve günahların ise, kendi nefsinden kaynaklandığını’ ifade için ihtarını çeker.
2. Kadere inanan bir insanda en küçük bir ümitsizlik ve gevşeme olmaz. Sonra kadere inanan insan, başarıya ulaştığı zaman tevazuu ve alçak gönüllüğü de elden bırakmaz; zafer sarhoşluğuyla kendini kaybetmez. Kadere imanın, insana, gerek maruz kaldığı musibetler karşısında bir güç kaynağı olduğu, gerekse onu gururdan kurtardığı hususu, şu âyet-i kerimede veciz bir şekilde ifade edilmiştir:
“Ne yerde ne de nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olacak şekilde) başınıza gelen hiçbir şey yoktur ki, Biz onu yaratmazdan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır. Bu, kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdikleriyle de şımarmayasınız diyedir. Allah çok övünen kibirlileri sevmez.” (Hadîd sûresi, 57/22-23.)
Burada “Allah (c.c.), insanların, musibetler anında, feryat ve üzüntülerini hafifletmek için kadere imana çağırmıştır.” Zira kader inancı, insan iradesinin altından kalkamayacağı sıkıntı ve musibetler açısından düşünüldüğünde, ümitsizliğin, hüznün ve bunların doğurduğu stresin müessir bir ilâcıdır. Her şeyin Allah’tan olduğunu bilen ve buna iman eden insan, O’ndan gelen acı ve tatlı her şeyi rıza ile kabul eder. O’nun rahmet ve hikmetine itimat eder. Sabretmekle, kederden ve musibetin getirdiği üzüntüden kurtulur. Bir musibet karşısında, ‘Ben Allah’ın kuluyum, sonunda yine O’na döneceğim. Allah’ın dilediğinde hayır vardır, inşallah böylesi hakkımda daha hayırlıdır. Allah’ım beni sabredenlerden eyle, beni daha büyük musibetlerden koru!’ der, huzur bulur.
Nitekim Kur’ân’da şöyle buyrulur : “ Onların başına bir musibet geldiği zaman, ‘Biz Allah içiniz, (O’na yönelmiş kullarız) ve mutlaka O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara sûresi, 2/156); “Olur ki, sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayırlar takdir etmiş olur.” (Nisa sûresi, 4/19)
Musibetlere kader açısından bakamayan insanın, her ümit kırıcı ve kahredici hâdise karşısında apışıp kalması, sürekli hâlinden şikâyet etmesi, kafasını şuraya buraya vurması hatta neticede günah ve sefalet bataklığına düşmesi bir bakıma kaçınılmaz olur. Böyle birisi en küçük bir musibet karşısında dahi ezilir ve dünyayı ‘ah’ ve ‘of’larla kendine zindan eder. Kadere inanan bir mü’mine gelince, o, -Kur’ân’da da değinildiği gibi- ne dünya işlerinden kazandığıyla sevinip gurura kapılır, ne de kaybettiği şeye mahzun olur. Zira o bilir ki, her şey bu hayat boyutundan/dünyadan ibaret değildir; her şeyin en iyisi ve güzeli bir sonraki hayattadır.
3. Kaderin iman esasları arasına girmesinin bir diğer hikmeti de, insanı hayatın ağır yüklerinden kurtarıp ruhuna bir rahatlık ve hafiflik vermesidir.
İnsan, kâinatla alâkalı bir varlıktır; nihayetsiz maksatları ve arzuları vardır. İnsanın kudreti ve iradesi ise ihtiyaçlarının milyonda birisine dahi kâfi gelmez. Ayrıca insan çevresinde görüp hikmetini anlayamadığı bazı hâdiselerin tesirinden kendisini çoğu kere kurtaramaz, huzursuz olur. Meselâ, acıklı bir sahne görse bir zaman kendisini onun tesirinden alamaz ve hayatı acılaşır.
Bu noktada insanın imdadına yetişebilen tek yardımcı, kadere imandır. Kadere hakiki mânâda iman eden bir kişi, ihtiyaçlarının ve korkularının hâsıl ettiği yükü tabir caizse- kaderin gemisine bırakır ve böylece kalbi ve ruhu rahata kavuşur. Şöyle ki, kâinatta meydana gelen bütün işlerin bir ilâhî kanun nizamıyla cereyan ettiğine ve her şeyin bir ilâhî programla gayet kolay bir surette yürüdüğüne inanan kimse, yaşadığı âlemin zahmet ve külfetlerini o mülkün Sahibine bırakıp, cennet gibi bu yerlerin bütün güzellik ve lezzetlerinden istifade etmeye bakar. Diğer bir ifadeyle, O’nun merhametine, icraat ve kanunlarının güzelliğine istinaden her şeyi güzel tarafından görür ve buna bağlı olarak hayatını elemsiz bir lezzet ve saadetle geçirir. Bu açıdan da kadere iman o kadar huzur vericidir ki, tarif edilemez. Bu mânâda kadere iman eden birisi, kederden ve üzüntüden emin olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde bu gerçeğe dikkat sadedinde “Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir.” buyurmuşlardır.
Bu itibarla, kadere imanın, ağır hastalıklara yakalanmış insanların hayatlarındaki müspet etkisi açısından da doldurulamayacak bir yeri vardır. Onulmaz bir derde düşmüş, elinde hiçbir çaresi olmayan bir mü’min ‘Yüce Allah’ım! Senin iradene mutlak itaat ediyorum. Senin hikmetlerin sonsuzdur. Sen dilersen beni iyileştirirsin de. Dileyip dilememen de Sana ait bir hikmettir, biz elimizden geleni yaptık, bizden sonrakiler de yapacaklar… Ölüm ise Senin kanunundur, ölsek ne gam! Zira Sana dönüyoruz!’ der, kendini emniyette hisseder. Netice olarak, ‘ilâhî takdirin/kaderin her şeyi güzeldir’ hakikatini kavrayıp ona teslim olan bir insan, her şeyde ilâhî kaderin hikmet ve adaletini görür.
4. Kadere imanın insan üzerindeki diğer bir etkisi de, onun iradesini güçlendirmesidir. Çünkü kadere inanan bir kul, hadis-i şerifin de ifadesiyle ‘başına gelecek bir musibetin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın da asla gelmeyeceğine’ inandığı için cesaretlidir.
Bu akide, insanı canlı ve hareketli kalmaya sevk edeceğinden, böyle bir imana sahip bir kişi, zorluklar karşısında yılmaz, tembellik ve gevşeklik göstermez. Geçmişte büyük muvaffakiyetlere imza atmış insanların, bu akidenin temsilcileri olması, bunun en açık delilidir. İslâm’daki kaderin karakterini ‘maddî olayların ve maddî sebeplerin üstüne çıkış, ufuklara tırmanış’ olarak ele alan H. Ziya Ülken, konuyla alâkalı şu tespitte bulunur:
İslâmî kaderde, irade ve maksat vardır. Aydınlığın takdiri bize ümit ve huzur verir, boşluğa ve karamsarlığa düşmeyiz. Kadere iman, ‘her şeyimizin tükendiği, elimizden gelenlerin bittiği zaman dahi yalnız kalmadığımızın; maddenin duymaz ve anlamazlığına terk edilmediğimizin ve de en yüce dayanağın bizimle beraber olduğunu bilmenin’ ifadesidir. Allah’a bağlanmak, iradeyi sıfıra indirmek değildir, aksine, beklenmedik hâller, hatta imkânsızlıklar önünde dahi iradeyi harekete geçirmektir.
Kaza ve kadere iman eden, Allah’a dayanmış olacağından dolayı, hayatta her işe girişir ve ömrü boyunca cesaret ve gücünü kaybetmeden başarıdan başarıya yürür. Başarısızlığa uğradığı zamanlar olsa da, ‘bunda bir hikmet olacak’ diyerek, aynı şeyi değişik yollardan denemeye çalışacak, bunu da yapamazsa, ‘takdir bu kadarmış’ deyip, azmini ve iradesini kaybetmeden yine yoluna devam edecektir.
5. Kadere iman etmiş bir mü’min, rızkının tayin edildiğini ne yaparsa yapsın başkasının kısmetini elde edemeyeceğini bildiği için, başkasının hakkına tecavüz etmez, hırs göstermez ve haset etmez.
Bu itibarla kadere inanan bir kul “Bir de Allah’ın bir kısmınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyiniz.” (Nisa sûresi, 4/32.) âyetinin de işaretiyle başkasının elinde bulunana göz dikmez. Zira o, böyle bir göz dikmenin ‘Allah’ın kaza ve kaderine küsme, kulları arasında taksim ettiği nimetini hor görme, hikmetiyle mülkünde ikame ettiği adaletini nahoş telâkki etme, dolayısıyla tevhidin özüne karşı işlenilmiş bir suç’ mânâsına geldiğini bilir ve ondan uzak durur.”
6. ‘Her şeyin Allah’ın kaderi, kazası, hükmü ve iradesiyle meydana geldiğine’ inanan bir kimse, kendisine karşı suç işleyen birini mes’ul tutsa bile ona karşı daha müsamahalı olur. Başına gelen bu olayı bir de kader açısından değerlendiren bir mü’minin, muhatabını affedebilmesi daha kolay olur.
Şöyle ki, o, bir başkasının kendine verdiği acı veya zararda, kendi günahlarının da hissesinin olduğunu dikkate alır, yani bu sıkıntılı durumun, kendisinin önceden işlemiş olduğu bir günahına karşı bir ceza olabileceğini de düşünerek nefis muhasebesi yapar/yapmalıdır. Nitekim Kur’ân “Başınıza gelen her bir musibet kendi işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber,) Allah (günahlarınızın bir çoğunu) affeder (de onlardan ötürü bir musibet vermez.)” (Şûrâ sûresi, 42/30.)Böylece muhatabına karşı duyacağı nefret ve kinden daha rahat kurtulur.
Kader konusunu Asrımızın bir numaralı aksiyon ve düşünce insanı Bediüzzaman Hazretleri'nin şu ifadeleriyle noktalayalım:
“Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, tarif edilmez.”
“... ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki, kadere iman olmazsa hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musibetlerde, ne vakit kadere iman cihetine bakardım, musibet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve “Kadere iman etmeyen nasıl yaşayabilir?” diye hayret ederdim..




0 yorum:

Yorum Gönder

 
 
 

Kim Nerede?


Sayfa Görünümü

Takipçilerimiz

Academics Blogs
Bloggers - Meet Millions of BloggersTopOfBlogsAcademics blogs

Arşiv

 
Sinavvar.net@Tüm Hakları Saklıdır@Hak İhlali Bildirimi İçin İletişim Bölümünden İrtibata Geçiniz