Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hikayeleri

27 Aralık 2009 Pazar


1. ÜNİTE
ŞEYTANLA SAVAŞ

Horasan’da bir genç vardı. Gönlü ilim aşkıyla mum gibi yanıyordu. Iraka gitmiş, ilim peşinde bir hayli koştuktan ve bir çok şey öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere hazırlanmıştı. Adeta sevincinden köpürüp taşıyor, kendisini bir kelebek kadar nazlı görüyordu. Tam bu ana ariflerden biri ile karşılaştı. Gönlü yüce arif onu denemek için:
-Evladım, dedi. Horasan’da şeytan var mı?
Gen atıldı:
-A efendi, onun olmadığı yer mi var?
-Orada şeytanla nasıl savaşırlar?
-Ona karşı gelmekle!
-Ya tekrar gelirse?
-Yine ona karışı gelirler.
-Tuhaf şey!
-Neden tuhaf olsun?
-Bütün ömrümüz şeytanla didişerek mi geçecek?
Genç adamın aklı allak bullak oldu:
-O halde ne yapmalı? dedi.
Yüce arif söyle buyurdu:
-Yolda azgın bir çoban köpeğine rast gelirsen sana dişlerini gösteren köpeği kovmakla uğraşmak kar etmez. Köpekten kurtulmanın en kestirme çaresi sahibini çağırmaktır. Çünkü sahibi ona hemen söz dinletir ve seni korur.
Şeytanla savaşmanın yolu da budur, yani Allah’a yönelmektir.
MELEKLERİN DUÂSI

Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler.
Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!

Mümin Suresi 7-8-9

İMTİHAN

Geçmişin herkesin saygısını kazanmış derin hocalarından biri, yıllarca ders verdiği bir öğrencesini birgün karşısına aldı ve şöyle dedi:
- Sen artık yılların tahsil ve terbiyesi sonucu belirli bir düzeye geldin Gerekli bilgileri nazari olarak kavradın Ama bu öğrendiklerinden sonuç çıkaracak yorum yapacak, gerektiğinde bunlardan yararlanacak hâle geldin mi bunu öğrenmek için sana bir soru soracağım Doğru cevap verdiğin takdirde sana icazet (diploma) vereceğim Öğrenci:
- Peki hocam, sorunuzu sorun, bilirsem beni serbest bırakın, ben de zaten bunu istiyorum, dedi.
Hoca sorusunu şöyle yöneltti:
- Diyelim ben seni serbest bıraktım, ilk önce bir sıla-i rahim (yakın akraba ziyareti) yaparsın Memleketine giderken elbette köylerden yaylalardan geçeceksin Yolun üstünde davar sürülerine, çoban köpeklerine rastlayacaksın Varsayalım ki böyle bir yerde beş altı tane köpek birden sana saldırdı Nasıl kurtulursun?
Öğrenci cevap verdi:
- Elimdeki sopa ile karşı koyarım
- Sopa ile beş altı köpekle baş edemezsin
- Köpekleri taşa tutarım
- Yine kurtulamazsın
- Silahımı çeker öldürürüm
- O zaman köpek sahipleri seni oradan sağ salim bırakmazlar Öldürmeseler bile iyice döverler, pestilini çıkarırlar ve köpeklerin parasını da tazmin ettirirler
Öğrenci pes etti:
- Hocam bilemeyeceğim Anlaşılıyor ki bir süre daha sizden feyz almam gerekecek Fakat nasıl kurtulabileceğimi siz söyler misiniz?
Hoca açıkladı:
- Dağda, bayırda, yaylada nerede olursa olsun böyle birkaç köpeğin birden saldırısına uğrayınca ilk yapılacak şey köpeklerin sahiplerine veya köpekler kimin denetiminde ise ona haber vermektir Çünkü köpekler daima sahiplerine yakın yerlerde bulunurlar ve sahiplerinin bir sözüyle, bir ıslığıyla saldırıdan vazgeçerler

ŞAHANE BİR HİKAYE

Ben,40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlara birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım.Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum:
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı.Bu hastam
göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen,bazı formaliteler
sebebiyle o imkanı bulamamıştı.
Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım.Ve kısa bir süre sonra da
ALLAH(C.C)’ın izniyle iyileştiğini gördüm.Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5
yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.
Bir iş kadını olan Serap,4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir’e gitmek istedi.Kış aylarında
olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz
bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmıştı.Dönüşünden kısa bir süre
sonra kanser,kemik ve akciğerine yayıldı.Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle
yürüyemez hale gelirken,hastalığın akciğerdeki tezahuru sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı
kullanıyordu.Ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda
kalıyordu.Evine gittiğim gün,yine güçlükle konuşarak:
“-Doktor Bey,”dedi.”Ben size dargınım.”
“Niçin?” diye sordum.
“Siz..dindar bir insanmışsınız.Niçin bana da,ALLAH(C.C’ı),ölümü ve ahireti anlatmıyorsunuz?”
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklif karşısında oldukça şaşırdım.Onu üzmemeye çalışarak:
“Doktora ulaşmak kolaydır” dedim.“Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun.
Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın...”
Konuşmaya mecali olmadığından “Ben o isteği duyuyorum” manasında başını salladı.Artık
ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanısıra,ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış
ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler “hızlandırmalı öğretime” dönmüştü.Anlattığım
iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kala:
“Doktor Bey,” dedi.“Ben ölürken ne söylemeliyim?”
“-Senin durumun çok özel.” Dedim. “Kelime-i Şahadet sana uzun gelir.O anı farkedince
“ Muhammed” (s.a.v) sana yeter.”
O,haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.Çok ıstırabı olduğu için Serap’a sürekli morfin yapıyor ve Onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben,bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
“-Serap,bir haftadır morfin yaptırmıyor.” Dedi.“Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor.”
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum.Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum:
“-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muhammed” diyemezsem?
İşte Serap,böyle bir hanımdı.Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti.Ben hiç adetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın acizliği hürmetine olacak ki Salı gününe kadar yaşayacağına dair işareti sezdim.Ertesi gün Ona:
“-Hiç korkma!” dedim. “İğneyi vurdurabilirsin”
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu son görüşmemizde son sorusunu da sordu:
“-Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?”
“-Kızım ...” dedim.“O bir melek değil mi?Hiç merak etme,sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir.”
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim.Ancak vefatına yetişememiştim.
Ailesi tam manasıyla perişandı.Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
“-Doktor bey,biliyor musunuz,bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!” dedi ve devam etti:
“-Serap,bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması imkansız” denmesine rağmen kalkarak abdest aldı.İki rekat namaz kıldı.
Bütün ev halkı hayretten donup kıldık.Ve Kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
“-Doktor Bey’e söyleyin,” dedi.“Azrail,Onun söylediğinden de güzelmiş!!!”

Onk. Dr. Haluk Nurbaki



ALLAHI GÖRECEKMİYİZ

Allah`ı görmeyi ne çok istediğinizi biliyorum.
Büyüklerinize, kim bilir kaç defa:
- Allah`ı niçin göremiyoruz? diye sormuşsunuzdur.
Tıpkı balıklar gibi.Hani onlar da birbirine:
- Deniz diye bir şey varmış. Gidip,bizde görsek,derlermiş.
Allah, her zaman yanı başımızda; hatta kendinin de buyurduğu gibi, “Bize boyun damarımızdan daha yakın!” Ama yine de biz onu göremiyoruz. Zaten göreceğimizde yok; çünkü bu gözlerimiz, Allah`ı görecek şekilde yaratılmamış.
- Ya ahirette ? Orada da Allah`ı göremeyecek miyiz? diye sorarsanız, bu önemli sorunun cevabını peygamber efendimizden alalım,derim.
Aynen sizin gibi, Peygamber Efendimizin arkadaşları da bu konuyu pek merak etmişler ve ona:
- Ey Allah'ın Elçisi! Biz, ahirette Rabbimizi görecek miyiz? diye sormuşlar.
Peygamber efendimiz de şunları söylemiş:
- Evet,göreceksiniz. Bir öğle vakti, açık bir havada, gök yüzünde hiçbir bulut yokken, güneşi görebilmek için birbirinizi hiç itip kakar mısınız? Ayın on dördüncü gecesinde, açık ve bulutsuz gökyüzünde ayı görebilmek için zorluk çeker misiniz?
Peygamberimizin arkadaşları bu soruya:
- Hayır,yâ Rasûlallah,diye cevap vermişler.
O zaman Peygamber efendimiz:
- Ayı ve güneşi görmek için zorluk çekmiyorsanız,ahiret günü, Allah Teâlâ yı görmek için de hiçbir sıkıntı çekmeyeceksiniz, buyurmuş.
Bir başka gün de peygamberimiz şunları anlatmıştır:
Cennetlikler, cennete girince, Allah Teâlâ onlara:
- Size daha fazla şeyler vermemi ister mi siniz?diye soracak.
Onlar da:
- Rabbimiz!Sen bizim yüzümüzü ak ettin. Bizi cennete koyup cehennemden kurtardın. Senden daha fazla ne isteyebiliriz? diyecekler.
O zaman Allah Teâlâ ,kendiyle kulları arasındaki engeli kaldıracak. Cennetlikler, Allah Teâlâ ya doya doya bakmaktan daha üstün ve daha güzel bir şey olmadığını anlayacaklar.

Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR
Ahırete İnanıyorum

MÜJDE! MÜJDE!

Bir gün Peygamberimiz, Hazret-i Aişe annemizle konuşurken şöyle buyurdu:
- Allah'a kavuşmayı ve onu görmeyi kim isterse, Allah Teâlâ da o kulunu görmekten memnun olur.
Kim Allah'a kavuşmayı istemezse, Allah da onunla görüşmekten hoşlanmaz.
Peygamberimiz'in sözlerini zevkle dinleyen Aişe annemiz:
- İyi ama, ey Allah'ın sevgili elçisi! Bizler ölümü hiç sevmeyiz, dedi.
Peygamber Efendimiz:
- Hayır, hayır, diye açıkladı. Ölüm hiç de sizin bildiğiniz gibi değil. Bakın anlatayım:
Allah'ı seven ve O'na inanan bir kimse öleceği zaman, melekler onun yanına gelirler. Allah'ın onu ne çok sevdiğini, ona vermek için ne güzel nimetler hazırladığını müjdelerler.O zaman bu mutlu insan, bir an önce dünyadan ayrılmayı ve Allah'a kavuşmayı ister. Allah Teâlâ da o kuluna kavuşmayı arzu buyurur.
Ama Allah'a inanmayan adam böyle değildir. O zavallı, öleceği zaman, ahirette başına gelecek felâketler kendine söylenir. Bunları duyunca çok üzülür ve ölümden nefret eder. Allah'a kavuşmayı hiç mi hiç istemez. Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.
Demek ki, sevgili çocuklar, iyi kimseler için ölüm, korkulacak bir şey değildir. Allah'a şükür biz Müslüman’ız. Allah'ı seviyor ve O'na inanıyoruz. Öyleyse, bizim de dünyadan ayrılma, ahiret hayatına başlama zamanımız gelince melekler etrafımızı alacaklar; bize Allah'ın selâmını getirecekler; cennetteki yerimizi gösterecekler. Sonrada: «Haydi, buyur.gidelim!» diyecekler. O zaman biz, yüzümüzde tatlı bir tebessümle cennete doğru uçup gideceğiz.
Biz ölümden korkmayız.
Ölümden kötüler korksun.

Prof. Dr. M. Yaşar KANDEMİR
(Ahirete İnanıyorum, İstanbul, 1983, s. 9-10.)

BEŞYÜZ YILLIK AMEL

Allahü Teâlânın kullarından biri vardı. Eni boyu otuz arşın olan küçük bir adada otururdu. Bu kimse beş yüz sene bu adada Allah’a ibâdet etti. Allahü Teâlâ, kendisine parmak kalınlığında kaynayan tatlı bir su ile her gün bir meyve veren bir nar ağacı verdi. Her gün bu su ile ab-destini alır, susadığında içer, karnı acıktığında o bir narı yer karnını doyururdu. Bütün zamanını ibâdet ile geçiriyordu.
Bu kimse Allahü teâlâdan, ruhunu secde eder vaziyette iken almasını istedi. Ve âhır ete kadar bu şekilde kalmasını diledi. Dileği yerine getirildi. Sonra Allahü Teâlâ, ahirette:
Kulumu rahmetimle Cennete koyunuz, buyurdu.
O kimse buna itirâz edip:
Ben yaptığım amellerin karşılığı olarak Cennete girmek istiyorum, dedi.
Bunun üzerine, Allahü teâlâ, meleklere emir verdi. Yapmış olduğu amellerin hesabının yapılmasını istedi. Yapılan hesapta yapmış olduğu beş yüz yıllık ibâdetin sevabı sadece göz nimetinin şükrü bile olmadığı görüldü. Yanî göz nimeti, kulun yaptığı beşyüz yıllık ibâdetten daha ağır geldi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, bu kimsenin Cehenneme atılmasını emretti. O kimse hatâsını anladı. Allahü teâlâya yalvarıp, rahmeti ile muamele yapmasını istedi. Allahü teâlâ da kendisine acıyıp, rahmeti ile muamele ederek, onu Cennetine koydu.

ÇÖLDEN ODUN TOPLAMA

Resul-i Ekrem (s.a.a) ashabla yolculuklarından birinde, boş ve otsuz bir yerde indiler. Odun ve ateşe ihtiyaçları oldu. “Yakılacak bir şey toplayınız” buyurdu. “Ya Rasulullah’ın, bakınız, bu yer ne kadar boş, hiç bir odun görülmüyor” dediler. “Buna rağmen herkes mümkün mertebe bir miktar toplayabilir” dedi.
Ashab sahraya dağıldı. Dikkatle yere bakıyorlardı. Eğer yere düşmüş, küçük bir dal parçası gördülerse, hemen alıyorlardı. Herkes parça parça toplayabildikleri şeyleri getirdi. Sonra hepsi, topladıkları şeyleri bir araya döktüler ve böylece çok miktarda odun parçacıkları toplandı.
Bu sırada Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu: Küçük günahlar, da bu küçük odunlar gibidir. Başlangıçta göze batmaz. Fakat her şeyi arayan ve takibeden vardır. Aradınız takip ettiniz, bu kadar odun toplandı. Günahlarınız da böyle toplanıp sayılır ve bir gün görürsünüz ki göze batmayan o küçük günahlardan, büyük bir yığın meydana gelmiştir!
ÖNEMLİ BİR UYARI
Ahiretle ilgili kavramları sakın bu dünyadakilerle ölçmeye kalkışmayın. Ahiret alemi başka bir alemdir. Ahirette olan şeylerin dünyada ancak adları vardır. Oradaki vücutlar, o aleme layık bir vücuttur. “ İsrafil, Sûr’a üfürecek, insanların amelleri tartılacak, herkesin defteri ortaya çıkacak; Sırat köprüsünden geçilecek; Cennette şöyle nimetler var...” dediğimiz zaman hatırımıza dünyada bildiğimiz bir boru, bir terazi, bir köprü, kağıttan bir defter gelmesin! O aleme ait bulunanların hepsi o alem cinsinden, sonsuz aleme layık şeylerdir. Onların hakikatini, nasıl olduklarını Allah’tan başka kimse bilmez. Cennet meyveleri, Cehennem ateşi de böyledir. Onlar bizim bildiğimiz, gördüğümüz şeyler değildir. Biz bunların asıllarına iman eder ve hakikatini Allah’a bırakırız. İşte bu nokta önemlidir.

CENNETE GİRECEKMİYİM?

Saadet asrında bir gün, bir ihtiyar kadıncağız Nebiyyi Ahir zamanın mukaddes huzuruna geldi:
-Ey Allah’ın Sevgili Rasulü, dedi. Cennete girecek miyim?
Allah Rasulünün yüzünde hayal üstü bir gülümseyiş:
-İhtiyar cennete giremez! buyurdu.
Kadın gri döndü, gözlerinden iplik iplik yaşlar akmaya başladı. Gönlü hüzün ve kederle doldu.
Allah’ın Sevgili Peygamberi, öyle tatlı, öyle içten güldüler ki, mübarek dişleri inci taneleri gibi parıltılar saçtı ve kadına haber gönderdiler.
-Cennete yaşlı girmeyecek, genç olarak girecektir.
Kadın bu defa da saadetinden uçacak gibi oldu.

İPİN HESABI

Bir zengin ölümüne yakın, oğullarına:
- Evlatlarım ben münker ve nekirin hesap sormasından çok korkuyorum, bin altın bile olsa mutlaka bir adam bulun bana kabirde ilk gün arkadaşlık yapsın... diye tekrar tekrar vasiyet ediyor. Emr-i Hak, vaki olup zengin adam vefat edince oğulları babalarının vasiyetini yerine getirmek için böyle bir kişi aramaya başlıyorlar. Buna kimse yanaşmıyor. Nihayet bir hamal:
"- Ne olacak sanki, fakir bir adamım, zaten ölümden beter bir sıkıntı ve yoksulluk içinde yaşıyorum." diyerek bin altına bu teklifi kabul eder. Cenaze yerleştirildikten sonra ona da bir yer ayırır bir de mezardan dışarı çıkarılan boru ile yeteri kadar bir hava deliği bırakırlar. Hamal endişe ile beklerken sonra karanlık ve sıkıntıya alışır vakit epey ilerleyince de iyice durum normale döner ve uykuya dalar. Rüyasında yine cenaze ile beraber kabirdedir. Soru melekleri gelmiştir. Melekler bakar ki, bir mezarda iki kişi vardır. Biri ölmüş, fakat birisi diri.
Melekler önce hangisinden başlayalım diye tereddüt ederler. Sonra - Nasıl olsa cenaze bizim, bakalım şunun durumu nasıl, bir yoklayalım." derler.
Adama: -"Senin işin ne diye sorarlar."
-Hamallık der.
Peki ilk hamallığa başlarken kullandığın ipi nereden buldun? derler.
Adam bir türlü cevabım veremez. Çünkü helal bir yolla kendisine geçmemiştir. Sorgulama saatlerce sürer. Nihayet adam gürültü ile uyanır. Çünkü öbür gün sabah olmuştur.
Zengin cenazenin oğulları artık mezarı açmaktadırlar. Hamal mezardan çıktığı gibi süratle kaçmaya başlar, öbürleri de "Nereye gidiyorsun al şu altınları diye arkasından bağırırlar.
Adam: -" Onlar lazım değil; ben daha sırtıma sardığım yükün ipinin hesabım veremedim." diyerek kaçmasına devam eder...
Bir hikaye bile olsa, ibret verici değil mi?

NİÇİN GÜLÜMSEDİĞİMİ BİLİYOR MUSUNUZ?

“Rasûlüllah (s.a.v.) ile ashabı ile beraber bulunuyordu, bir ara gülümseyerek:
— Niçin gülümsediğimi biliyor musunuz? diye sordular. Bizler, ‘hayır’ deyince, Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki:
— Kulun, Rabb’ine karşı kendisini müdâfaasından ve Allah ile aralarında geçen (şu) konuşmadan ötürü gülümsüyorum.
Kul der ki:
— Sen, dünyada beni zulümden korumadın mı?
Allah Teâlâ:
— Evet, buyurur. Kul:
— O halde ben de yabancı şâhidi kabul etmiyorum. Bana, benden şâhit istiyorum, deyince Allah Teâlâ:
— Peki, senin hesâbını kendi a‘zâların görsün ve Kirâmen Kâtibîn de şâhit olsun, buyurur ve dili susturularak, a‘zâlarına, ‘Konuşun’ denir. A‘zâlar da teker teker yaptıklarını haber verirler. Sonra dili açılır. Adam a‘zâlarına, ‘Başımdan def‘olun, ben sizi korumak için uğraşıyorum, siz ise yaptıklarınızı söylüyorsunuz’ der.”

GERÇEK GÜN YÜZÜNE ÇIKINCA

Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna “ayağınıza takılan şeyleri toplayın” diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-“Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım” diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise;
-“ Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir.” diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise;
-“Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir” diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık” diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-“Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık” diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
“Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık” diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan;
- “Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık,”
Mü’min, fakat az sevabı olan;
-“Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.”
Mü’min,çok sevabı olan ise;
-“Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım...” diyeceklerdir.
Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin....


ALLAHIN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir rahip tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Rahip: "Hayır yoktur!" dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.
Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: "Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?" dedi. Ve ilâve etti:
" Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah'a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. "
Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: "Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti" dediler. Azab melekleri de: "Bu adam hiçbir hayır işlemedi" dediler.
Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: "Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin" dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar."

YA VARSA!

Bir gün Hz. Ali Efendimiz, namaz kılmış giderken müşriklerden biriyle karşılaşır. Müşrik Hz. Ali Efendimize şöyle der:
“ Ya Ali! Şu sizin halinize bakıyorum da düşünüyorum. Ahiret var, insan bu dünyada yaptıklarından bir bir hesab verecek diye, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz; Cennet var, Cehennem var diyorsunuz... Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Hem aramızda ne fark var, sen de yaşıyorsun, ben de yaşıyorum. Sizin bu kadar çabanız nedir? Her gün vaktinde namaz kılacağım, oruç tutacağım diye bu kadar çaba niye?
Hz. Ali Efendimiz bütün bunları vakar ve sükunetle dinledikten sonra şu cevabı verir:
“ Ey koca kafir! Farzet ki, öldükten sonra dirilmek yok.( Var ya ) Bizim imanımız var. Farzet ki senin dediğin gibi dirilmek yok. Senin dediğin çıkarsa, o zaman ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim. Namaz kılıyorum, dinimin emrini yerine getiriyorum, oruç tutuyorum. Bunlar benim kulluk vazifemdir. Bundan dünyada hiçbir zarar görmüyorum. Ahirette bir zararım olur mu, ne dersin?... Adam biraz düşündükten sonra, olmaz, dedi.
Oruç tutuyorum. Burada senin gözünde bir zarar görüyor musun? Hayır der. Zekat veriyorum, hem dinimin emrini yerine getiriyorum, hem de fakir, muhtaç insanlara yardım etmiş oluyorum. Bundan benim kaybım olur mu? Ne dersin? Kafir hayır, olmaz, der.
Ya ahiret varsa! Burada yaptıklarından hesab varsa, imandan, namazdan, oruçtan, zekattan haktan, hukuktan, insan yaptığı işlediği her davranıştan hesaba çekilirse, ya bütün bunlar varsa! Ki var. O zaman ey koca kafir, o zaman senin halin nice olur?
Ömrünü puta tapmakla geçiren ihtiyar müşrik, uzun uzun, derin derin düşünmeye başlar... Ve Hz. Ali’nin önüne diz çökerek:
Ya Ali! Evet varsa der! Sizin dediğiniz gibiyse!...
Öldükten sonra yeniden dirilir, Allahın huzuruna çıkarsam o vakit benim halim nice olur? der ve derhal iman eder.

YOLDAN BAŞTAN ÇIKMAMAK

Yoldan ve baştan çıkmamak için W. Foerster'in şu kısa ve gerçek hikâyesini dinleyip dinletmekte fayda var:
"Vaktiyle bir adam krala gidip yoldan çıkmaya nasıl karşı koyacağını sordu. Kral ona ağzına kadar zeytinyağıyla dolu bir fıçı verdi, bu fıçıyı şehrin bir kapısından öteki kapısına kadar bir damla yağ dökmeden taşımasını emrederken, şöyle demeyi de ihmâl etmedi:
"- Eğer tek bir damla dökersen başın kesilecek."
Adamın yanına yalın kılıç iki gözcü verildi, bunlar bir damla yağ dökülür dökülmez kellesini uçuruvereceklerdi.
Bir pazar günüydü, şehrin her yanı satıcı tezgâhlarıyla, insanlara doluydu, adam fıçıyı taşıyarak yürüdü. Hem de ne dikkatle. Bir damla yağ dökülmedi.
Geriye döndükleri zaman kral;
"- Peki, şehirde ne var ne yok?" diye sordu. .
"- Kimleri gördün?"
"- Hiç bir şey görmedim, efendim. Aklım fikrim yağdaydı."
"- Şimdi yoldan çıkmamanın çaresini buldun işte. Allah'a da, fıçıdaki yağa baktığın gibi, dikkatle bakarsan hiç bir şey seni baştan ve yoldan çıkarmaz." .

ÇAKMAK

Trende yan yana oturduğumuz adam. Karşımızdaki delikanlıya nutuk çekiyor ve
Sigara efkâr dağıtır, diyordu. Yak bi tane.
Çocuk, adamın kendisine uzattığı sigarayı kibarca reddederek
Sağ olun, diye cevap verdi. Kullanmıyorum.
Amma yaptın ha, dedi adam. Yoksa annen mi kızar?
Bu lâflar, çevremizdeki yolcuların gülüşmelerine yol açmış. benimse fena halde canımı sıkmıştı. Uyumak niyetiyle kapattığım gözlerimi aralayarak delikanlıya baktım. 20-22 yaşlarında olmalıydı. Son derece temiz bir ifadeye sahip olan yüzü adamın söylediklerinden sonra hafifçe kızarmıştı.
Adam: - Herhalde sen aslan sütü de kullanmazsın, diye devam etti. Kullanmazsın değil mi? Delikanlı, onun içkiden bahsettiğini anlamıştı. Bu sefer susmayıp İçki haramdır, dedi. Elbette kullanmıyorum. Konuşmaları, benim olduğu kadar, ayakta seyahat eden yolcuların da dikkatini çekmiş olmalıydı. Herkes kulak kesilmiş, onları dinliyordu.
Adam - Peki, dedi. Ya Milli piyangoya ne dersin? Hani şu televizyonda reklâmları olan.
O da aynı şey, dedi delikanlı. Yâni o da bütün kumarlar gibi haram.
Adam, alaycı bir ifadeyle
Amma tutucu bir insansın be kardeşim, dedi. O haram, bu haram. Milli Piyangonun Milli Takımdan ne farkı var ki?
Çocuk yine susmayı tercih etti. Ancak sıkıldığı her halinden belli oluyordu. Adam ise, aklı sıra onu köşeye kıstırmış ve perişan etmişti. Bir kahraman edasıyla, sigarasının dumanını çocuğa doğru üflerken.
Cehennem korkusundan dünyanın bütün zevklerinden mahrum kalıyorsunuz, dedi. İş mi sizin yaptığınız ?
Dayandığım yerden doğrularak adama baktım. Bu sefer bana dönerek,
Ne dersin dostum dedi. Haklı değil miyim? Hepimiz az çok yanmayacak mıyız? Üstelik hep beraber olduktan sonra, ne var korkacak? Sinirlerim iyice tepeme çıktı.
Gerçekten cesur bir insanmışsınız, dedim. Sahi yanmaktan korkmuyor musunuz?
Korktuğumu söyleyemem, dedi. Elle gelen düğün bayram değil mi?
Böyle diyerek koltuğuna biraz daha gömüldü ve cam kenarındaki sigarasına doğru uzandı.
Paketin yanında duran çakmağı ondan önce alarak ateşledim ve,
Buyurun, dedim. Yakın. Paketten büyük bir pozla çıkarttığı sigarasını, çakmaktan âdeta fışkıran aleve doğru uzatırken,
Hayır, dedim, sigaranızı değil, parmağınızı uzatın.
Anlayamadım, dedi. Neden parmağımı uzatacakmışım?
Cehennemde yanmaktan korkmadığınızı, bundan daha iyi nasıl gösterebilirsiniz, dedim. Doğrusu hepimiz merak ettik.
Adam ne diyeceğini şaşırmış ve bir saattir işleyen çenesi, âdeta tutulmuştu. Yerinde bir müddet kıvrandıktan sonra.
İneceğim istasyona geldim. diyerek ayağa kalktı ve kalabalığı yararak gözden kayboldu.
Çakmağın bende kaldığını adam gittikten biraz sonra farkettim. Bunu, karşımdaki delikanlı da görmüş ve gülmeye başlamıştı.
Çakmağı ona doğru uzatırken.
Sigara içmiyorsun ama çakmak sende kalsın, dedim. Artık onu nerede kullanacağını biliyorsun.

KABUS

Çocukluğumdan beri dar mekanlardan sıkılır ve bu tür yerlerden feryat edercesine uzaklaşırdım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım.
Oysa ki o dar mekanlara, şimdi ister istemez girecektim.Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların sesini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları duyabiliyordum.
-Genç yaşta öldü zavallı, diyorlardı. Halbuki yapacak ne kadar çok iş vardı. Gerçektende bir çok işim yarım kalmıştı. Mesela oğluma iyi bir iş yeri açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup dostlarımı orada toplamak artık hayal olmuştu. Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun-kömür işini halledememiş ve çatını akan yerlerini aktaramamıştım.Yarıda kalan işimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve:
“Geçti artık geçti,” diyordu.İçimden “Keşke geçmemiş olsaydı” diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım. Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve içinde bulunduğum tabutun kapılarını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde:
-Aman Allah’ım, dedim. Ne olacak şimdi halim? Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştı. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu.Cenaze namazı için camiye gidiyor olmalıydık.
Cami deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve her gün 5 defa davet edilmeme rağmen, bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi 50 yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikayet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi insan olacaktım.Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses:
-“Geçti artık geçti.” diye tekrarladı. “Bitti artık.”Biraz sonra namazım kılınmış ve omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, her gün iskambil oynadığımız arkadaşların neşeli kahkahalarını işitiyor ve “herhalde ölüm haberini duymamış olacaklar” diye düşünüyordum. Sesler iyice uzaklaştığında, eğik bir şekilde taşındığımı hissederek mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım. Şiddetle yağan yağmurun tabutumdaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da milli takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise yanındakinin kulağına fısıldayarak:
Rahmetlinin tersliği öldüğü günden belli, diyordu. Sırılsıklam olduk birader...! Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi? Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan çukura doğru indirdi. Boylu boyunca yattığım yerden etrafıma baktım.
Aman Allah’ım, bu kabir değil miydi? O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim? Sessiz feryatlarımı kimselere duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum. Tekrar zifiri karanlıkta kalmış ve bütün acizliğimle dua etmeye başlamıştım.
- Yarabbi, diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, Cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim? Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak: “Geçti artık geçti,” diye tekrarladı. “Her şey bitti artık.” Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu.
- Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kabus görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım beni ayıltmaya çalışarak:
“Geçti artık geçti,” diye bağırıp duruyordu. “Geçti bak hiçbir şeyi kalmadı.” Yattığım yerden yavaşca doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki 20 kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak halinde yağmur yağıyor, şimşek ve gök gürültüsünden bütün ev sarsılıyordu.Etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında kendimi toplarlamaya çalışırken:
Yarabbi, sana zerrelerim adedince şükürler olsun, diyordum. İyi bir kul olmak için ya bir fırsat daha vermeseydin!...
(Cüneyt SUAVİ'nin Hayatın İçinden Adlı Kitabından)




0 yorum:

Yorum Gönder

 
 
 

Kim Nerede?


Sayfa Görünümü

Takipçilerimiz

Academics Blogs
Bloggers - Meet Millions of BloggersTopOfBlogsAcademics blogs

Arşiv

 
Sinavvar.net@Tüm Hakları Saklıdır@Hak İhlali Bildirimi İçin İletişim Bölümünden İrtibata Geçiniz